SAMSUN JEN
Samsun için haber | analiz | video | aktivite

[ Aynadaki buğulu yüzden ]

“Ellerimle yüzümü kapatıyorum. Kapattığım köşeden gol yiyorum. Gol diye bağırarak sokağa atıyorum adımı…”

HAMİT GÜNEŞ yazıyor…

Okumak için TIKLAYIN #

AYNADAKİ BUĞULU YÜZDEN

-bilgisizlikten öleceğimize dairdir-

Ulus’ta patlama, Millet’te infial, Halk’ta panik… Söylemlerimiz bizi takip ediyor. Onların gölgesinde yazılanları net seçememeye başladık. Oysa konuşmaya başlamakla bütün sorunlarımızı çözebileceğimize inandırmışlardı bizi. Annem mesela, içinde sıfat geçen ilk cümleyi kurduğumda muhtemelen bana “ne güzel, artık duygularını ifade edebiliyor!” demiştir. Soru takısını konuşurken bile ayırmaya özen gösterdiğimde babamın ne denli duygulandığını canlandırabiliyorum. “Ne istediğini biliyor. Artık istediği her şeyi sorabilir.”

Gerçek şu ki, kendi aynasında buğulanmış bir yüz olarak, artık ne duygularımı ifade edebiliyorum, ne de ne istediğimi net olarak bildiğimi söyleyebiliyorum.

Heba olan bir ömür görüyorum buğular süzülürken. Ardında karanlık kalan bir geçmiş, önünde henüz aydınlanmamış bir gelecek ve gölgeler arasında bir gün içinde kendimi her gün yeniden yaşamaya motive etmem gerekiyor. Çekirdek aile arasında konuşma ihtimali üzerine başlayan arayışlar, dünyayı bir çift göze hapsederek yaşanılabilen özgürlükler ve bir çocuğun gözüne değen dudağından savrulan mutluluk tınıları, bütün endişelerin ve korkuların başka bir marifetle yeniden aynalarımızı buğulamalarına sebep oluyor.

Sanırım hızla yavaşlıyoruz. Bütün kurguların nihai cümlelerinden oluşan bir son baskı bizi yolculamaya geliyor. Yavaşlamamızın sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. İki kolundan tutmaya dört elle sarılmış genç jandarma figürlerinin ortasında çorba parasını çıkarma yeteneğine sahip pörsümüş bir tiyatro sanatçısının gözündeki mahcup, utangaç, içine dönmüş bakışla karşılaşıyorum bir an. Bakış açımı değiştiriyorum göz kapaklarımın benden habersiz kendilerini savunmaları gibi iradesiz; ama göz kapaklarıma inat bir o denli yavaş. Ellerimle yüzümü kapatıyorum. Kapattığım köşeden gol yiyorum. Gol diye bağırarak sokağa atıyorum adımı.

Adımı yerde bir çocuk görüyor. Eğilip alıyor. Bir kadın o çocuğun elinde görüyor. Eğilmeden alıyor. Ben elimi çocukça kadına uzatıyorum. Kadın bana kendi adını veriyor. Adını bir şiirle yüceltiyorum. Benim adımın bir önemi kalmamış. Esin kaynağını açıklamayarak çiçekleri ele vermeyen kahraman gibi dönüyorum sokağa. Adını aramaktan vazgeçmiş sıradan insanlardan tek farkım kalan kağıt parçasını buruşturup yere atıyorum. Kağıt yere düşerken rüzgar onu yakalayıp yere sağ salim inmesi için ondan bir uçak yapıyor. Uçak içindeki şiirle yere çakılıyor. Şiiri yerde bir çocuk görüyor. Ben görmemek için ellerimle yüzümü kapatıyorum.

Neden ağırlaştığımı anlamaya çalışıyorum. Anlamakta ağır, yaşamakta ağır, çağırmakta ağır ve çağırılınca gitmekte ağır kalıyorum. Ama güçler karşısında tüy gibi hafif kalabiliyorum. Sabah ışıdıktan az sonra bir süpürge tarafından sürüklenen bir yaprak gibi kamaşan gözlerimin aralığından gökyüzünde salınan bir ağaç özlüyorum. Ağaca ne denli dikkatli bakarsam, bir yaprak olduğum gerçeği o denli uzaklaşıyor benden. Süpürgenin de esasında ağaç olduğunu savunanların gürültüleri ile uyanıp acı çekmeye devam ediyorum.

Işığı açan fosforlu adaşına benzemediği uzun soluklu yaşam safhalarında televizyon düğmesini kapatabilme yeteneğini henüz radyo başlarında deneme yapmakta olan başkalarına da kazandırabilen kitap severler, toz alması saatler süren bir incelik isteyen takımlara sadece konuklar otursun diye onca para verilmediğini ve bundan sonra da verilmeyeceğini meyve dilimi tebessümleriyle birbirlerine aktaran iletken aileler, sıradan ve ezbere, hatta el değmeden üretilmiş; yani yalnızlıkla basılmış bir kağıt parçasının üzerinde doğru yerleri aydınlık bırakarak somurtkan öğrencilerden sevecen çocuklar yapabilen çocuk davranışı bilimini bilmemenin ezikliğini maaş günü dahi yaşayabilen öğretmenler; öyle umut dolusunuz, öyle kalabalıksınız ki umuda dönüştüğünüzde, gölgenizden başka bir şey göremez oldum; Neredesiniz?

Yavaşlamış, ağır ve ümitvar ruhların anlaşılmaz sevinçlerini ne zaman duysam böyle aklım karışır. Yavaşladığımda, ağır kaldığımda, karamsar ruhların neşelerini anladığımda da bu durum böyledir. Belki de anların yoğunluğu içerisinde kendi aynamızda üzülen aksimizin taşlara bakarken yakalandığı dalgınlıkları, gereksiz bir özenle gündelik hayatımıza taşımaktan vazgeçmeliyiz artık.

Hepsi bir çocuğun kendisini sevme şansını yakalayanlara, kendisini sevme becerisini gösterenlere tattırdığı bir parmak baldan ibaretti galiba. Duygularımızı ifade edebilsek bile, ne istediğimizi bilmiyoruz artık. Normal bir ölüm mü? “Seken bir kurşun kadar taraf tutmayan” ölümden daha normal ne var? Görkemli bir ölüm mü? Hiçbir şey, hiçbir zaman o buğulu aynada seçilebilen yaşamaktan daha görkemli olmadı ki.

HAMİT GÜNEŞ

No Responses Yet to “[ Aynadaki buğulu yüzden ]”

Leave a Reply